Gazete Selçuk

Konya, Kütüphane, Kitap…

konyakutuphanearifkirpiToplamda 4 kütüphanesi bulunan Konya’nın kitaplarla örülü bu ferah ortamlarından ikisini bir kere daha gezdim. Tabii her zaman gidemiyoruz böyle yerlere, sıra gelmiyor işten güçten.

Önce beyaz saraya gittim. Yok canım, Washington’a değil, bizim şu beyaz saray kütüphanesine… Mimari çok önemliymiş cidden, bunun farkına yaşlandıkça varıyorum. Ayrıca bu beyaz saray Selçuklu mimarisine de çok uygun, yani süper olmuş sevgili kamu. Özellikle gençlik merkeziyle karşılıklı çekirdek çitleyecek olması beni daha bir heyecanlandırıyor: “Biz şehir meydanlarımızı yeni nesil gençlere emanet ettik.” Evet evet, güzel slogan.

Kütüphaneye giriyorum. Kapıda güvenlik karşılıyor beni, daha doğrusu bir arkadaşıyla ganyan muhabbeti yapıyordu, benim gelmemle bölünmüş oldular. Kimliğimi verdim, kimliğimi geri vermedi. Ben kütüphanede olduğum sürece kimliğim onlarda kalıyormuş. Peki, dedim. Neticede bankada tonla param yok. Ya olsaydı? Olsaydı kütüphanede işim neydi aziz kamu.

Kütüphane, hastane ve avm karışımı bir hava esnetti bana. İnternet kafesi, çocuk oyalama salonu bile var. Düzayak olduğu için süreli yayınlar bölümüne girdim. Ciltlenmiş dergilere bakıp tozlanacağıma ‘güncele’ bir bakayım dedim. Evet, ‘güncel’ bir hayli güncel. Dergiler en az 3 ay geriden takip ediliyor bugünü. Özellikle sağ ve sol yayın arasındaki denge acayip. Bölücülük yapmadan bu dükkandan çıkıyorum. Üst katta okuma salonlarına göz atıyorum. Göz atmamla bile eksiklerin sayısı tavan yapıyor. Tutup liste çıkarsam? Kimin işine yarar. Zaten çocuklar, ergenler bu kütüphaneyi çoktan seçmeli dünyaları için kullanıyor. Etüt salonu gibi maşallah, şifa için bigötlük yer yok. Eh, ben yaşlıyım zaten, fazlayım. Çıkıyorum dışarı, kimliğimi alıyorum, güzel bir cumartesi, hava hiç şubatlık değil.

Minibüse atlayıp N.E. Üniversitesinin kütüphanesine mi gitsem, diyorum; yoksa tramvaya binip S. Üniversitesinin kütüphanesine mi? İkisi de çok riskli, kaza yapma oranı fazla. Ooo pitipiti yapıyorum, şu çöp tenekesi S. olsun, şu çöp tenekesideee, evet başka çöp yok… (Konya ve Çöp Tenekesi Sorunu, bir başka yazı için bklynz.) Epeydir görmediğim için S. Üniversitesini tercih ediyorum.

S. Üniversitesine nasıl geldiğimi anlatmayayım, gerek yok. Evet kütüphane bizi kırmızı halıyla karşılıyor. Hoşgördük efenim, hoş gördüük… Kapıda güvenliğe bakan bir hatun kişi var, kendi halinde, kimsenin tavuğuna kış demiyor. Bizde abartıyoruz ha, kimlik isteseler kızarız, sen ne ayaksın demeseler kızarız. İşte mesele bu. Ya abartıyoruz ya da hiç umursamıyoruz sevgili kamu.

Kütüphanenin içine halı döşemişler, tak tak tak ayakkabı sesleri, topuk sesleri canlarına yetiyordu insanların, iyi olmuş. Yani okuyucu gelemez böyle huzursuzluklara… Girişteki bilgisayarlar dokunmatikleşmiş, yarısı çalışmıyor, ya da çok fazla dokunmuşlar, bozmuşlar. Çalışan bir taneye birkaç isim yazıyorum, yok. Koskoca üniversite kütüphanesinde bu kitaplar olmaz mı! (Portekiz, Amerika, Latin Amerika ve İspanyol edebiyatları zayıf. Birkaç isim: J. C. Oates, O. Paz, F. Pessoa, Cortazar, C. Fuentes.) Toplumsal talep önemli tabii, toplum talep etmiyorsa yetkililer de almazlar, niye alsınlar efendim, israf. Süreli yayınları alt kata taşımışlar, layığını bulmuşlar: “Toz toprak içinde gebersin dergiler!” Peki, biz üst katlar gezimize devam edelim. Raflara bir bakalım, bazı yazarların kitapları ne durumda. Evet, hazırlıklı dövüşüyorum bu konuda. Çünkü Orhan Pamuk’un kitaplarını görmüştüm daha evvel. Kitaplar okunmaz haldeler, yırtılmışlar, çizilmişler. Çok okunduğundan mı, yoksa siyaseten mi? Bilemeyiz. Bilemediğimiz için, öğrenmek istemediğimiz için, soru sormaktan korktuğumuz için sevgili kamu, bizden kitaphalkı olmaz.

Kütüphaneye bir de kantin eklenmiş, bu cidden çok güzel olmuş. Bir de şu fotokopiciyi değiştirseler tamamdır; herif şu yazının çıktısından bir lira aldı. Ben de ona şöyle bir güzel gelişine vurdum. Oh oldu. Gördüğünüz gibi sevgili kamu kişisel öfkemizi alet etmediğimiz bir mecra yok. Ben dahil.

Son olarak, elimde belge olmadığı için ispatlayamadığım bir konudan şöyle üstün körü bahsedeyim. Bildiğiniz gibi, belediyeler toplu kitap alımları yapar, bunu genelde gariban ilçeler, köy okulları için bir lütuf sayar. Listeler belirlenir, ihale açılır, en uygun teklifi veren işi kapar. Yalnız bu böyle olmuyor, nasıl oluyor ya? Şehrin büyük kitapçılarından birinin deposunda ne kadar ucube kitap varsa bunları ‘kitapçı ağabey’ belediyeye belirtiyor. Efendime söyleyeyim, belediye de bu kitaplara ihtiyaç varmış gibi gösteriyor. Yani listelerde bu kitaplar var. Bu kitaplar kimde? Tabii o büyük kitapçının deposunda. Üstelik kitaplar çok eski ve baskısı olmadığından diğer kitapçıların rekabet etme şansı da yok. Kitapçılar batsın, umurumuzda değil de o çocuklar kitap diye neden bir sürü ucube yayını okusun? Zorumuza giden bu sevgili kamu.

Nakarat: “Haydin pilava, dostlar pilava, son gelen kaşınmasın kaşık dutsun, yeni gelin haydi pilava…”


Günün Fırsatı http://www.travian.com.tr/

URL: http://www.gazeteselcuk.com/?p=2519

Yazan - Şub 9 2013. Kategori Gündem. Bu yazıya yapılan yorumları takip edebilirsiniz RSS 2.0. Bu yazıya yorum yapabilir ve geri izlemede bulunabilirsiniz

Yorum yaz


üç × = 21

Foto Galeri