Gazete Selçuk

İdeal Anne Ve Baba

1185201_10201994577243992_528904976_n“Yaşanılabilir bir toplum inşasını arzu edenler çocukluk sırrından güç almalıdırlar. Zira çocukluğun özünde, koca bir toplumu değiştirebilecek, bitmek tükenmek bilmeyen büyülü bir güç vardır. Bu, yetişkinin ruhunu örten kalın duvarları yıkabilecek ve oradan sıcacık şefkat hissini uyandırabilecek olan tek ve biricik güçtür. Yeter ki yetişkinler, çocuğa hükmetmeyi bir marifet zannetme yanılgısından çıkıp, sevgi ve şefkat hislerini yeniden canlandırabilecek olan çocuklarına, güven içinde kendilerini bırakabilsinler…” Pedagog Adem Güneş’in yukarıdaki paragrafı benim bir önceki yazımı destekler nitelikte olup bize bir kez daha anne ve babanın çocuğun ruh dünyasındaki yerinin ne kadar önemli olduğunu göstermektedir.

Anne ve baba, çocuğu hem bu dünyaya hem de âhirete hazırlayan bir pusuladır,  rehberdir… Çocuğun ilkokulu, ilk terbiyecisi ailesidir… O yüzdendir ki anne ve babalar evlenirlerken “anne ve baba” olacaklarını kendilerine çok uzak bir vaka gibi sanmamalı ve bu gerçeği içlerine iyice sindirerek yuva kurmalıdırlar. Bir anne ve baba çocuğunu iyi bir şekilde yetiştirmek istiyorsa evlenmeden önce “nasıl iyi bir anne ya da baba olunur?” sorusunun cevabını araştırması gerekir. Özellikle evlenmeden önce dedim çünkü çocuğun, ilerideki yaşam koşulları, kişiliği, karakteri, kişinin seçeceği eşle beraber şekillenmeye başlar… Evliliğin temel prensibinin nesil yetiştirmek olduğunu bilen, çocuğun yetiştirilmesinde kendi kültürünün ve dininin etkisinin ne kadar önemli olduğunu, evliliğin ve çocuk yetiştirmenin sadece bu dünya için değil, ahiret için de insana kazandıracağı şeyleri bilen bir kişiyle yapılan evlilikle, kendisi için evlilikte sadece cinselliğin en kutsal şey olduğunu düşünen, evliliği sadece güzellik ya da çirkinlik üzerine kuran, para ve mülkü evliliğin temel düsturu haline getiren, ahirete inanmayan ya da çocuğun sadece bu dünyada başarısını isteyen ve maddeye tapacak kadar çocuğun sadece bu dünyası için eğitim görmesini isteyen bir kişiyle yapılan evlilik elbette ki çocuğun ilerideki kişiliğini, yaşamını ve yetiştirilme şeklini etkileyecektir…  Bu sebepledir ki kişi iyi bir anne ya da baba olmak istiyorsa önce kendisi iyi bir insan olmalıdır… Bilindiği gibi insan şu alemde eşref-i mahluk’tur. Yaratılmışların en şereflisidir. O yüzden de bu şerefe layık olacak iyi ve güzel davranışları önce kendisi tatbik etmelidir.  Kişi önce kendisi tam bir “insan” modeline uygun davranışlar sergilemeli, iyiyi kötüyü ayırt etmeli, hayırlı ve ahlaklı bir insan olmalı, güzeli örnek almalı, kötüyü de kendisine ibret almalı, kendisini her daim yetiştirmeli ve hem bu topluma hem de İslam dinine hayırlı bir insan olma yolunda ilerlemeli ki eşi de kendisi gibi olsun ve evlilikleri de hayırlı olsun… Kişi hangi yolun yolcusuysa eşi de o yolun yolcusu olacaktır ve çocuklarını da aynı yolun yolcusu olarak yetiştireceklerdir. Kısaca tekrar edecek olursak;  İyi bir anne ya da baba olmak isteyen kişi önce iyi, hayırlı, güzel ahlaklı, dürüst, hakkaniyetli kısaca gerçek manada “insan” olmalıdır ki yetiştireceği çocuk da “insan” olabilsin… Kendini eğitemeyen biri kimseyi eğitemez, kendini kurtaramayan kimseyi kurtaramaz, kendisine bile faydası olmayanın da kimseye faydası olamaz…

Çocuk aileye verilen bir emanettir ve emaneti en iyi şekilde muhafaza etmek bizim hem dinimiz adına hem de yaşadığımız şu toplum adına aslî vazifemizdir demiştik… Evet bu vazifeyi yerine getirmek için öncelikle ebeveynlere tavsiyem; kendilerinin insanlık adına belli bir kıvama geldiklerini düşündükten sonra çocuk yetiştirme adına araştırmalar yapması,  çocuk gelişimine dair bolca kitap okuması, tecrübelerden yararlanması, pedagoglardan yardım almasıdır. Fakat çocuk yetiştirme ve kaynak edinme adına toplumca büyük bir sıkıntının içerisindeyiz.  Çocuk dünyasını anlamayan, çocuğun terbiyesinin çocuğu hissetmeden olmayacağını bilmeyen, çocuğa dair en ufak bir sorunu bile baskı, ceza ve şiddet yoluyla halledeceğini sanan kısaca çocuk yetiştirme sanatına dair bilgileri bilmeyen anne ve babaların bu bilgilerin kaynağını nereden elde edeceğini bilmemesi ailelerin en büyük sıkıntılarından birisidir… Üzülerek söylemeliyim ki yüzyıllar boyunca bağrında Fatih’leri, Yavuz’ları, Alparslan’ları, Osman’ları yetiştiren bu Anadolu toprağı şuan çocuk yetiştirme adına kendi tarihine bile yabancılaşmış bir durumda. Ülkemizde son yüzyılda çocuk ruhundan oldukça uzaklaşılmış;  nezaket, zarafet içindeki anneler, şefkat ve sabır yüklü anneler gitmiş, yerine cinnet nöbetlerine kapılmış, sinir küpü olmuş, modern hayata kendisini kaptırmış ve çocuğu kendisine yük olarak görmüş anneler gelmiştir. Evin beyefendisi, evin direği babalar gitmiş yerine çocuğun tüm bakım ve terbiyesini eşine yıkan ve kendisi de bekâr hayatını sürdürme aşkıyla hareket eden babalar gelmiştir. Bundan daha acısı da bir dönem örnek insan yetiştirme modeli olan Anadolu Pedagojisi’nin yerini, bin yığın saçmalıkların aldığı bir yönteme bırakmasıdır. Hatta bu pedagoji o kadar bozulmuş ki yukarıda da zikrettiğim gibi bağrında ne babayiğitlerin yetiştiği Anadolu, içinde ruhsal durumu bozucu ifadelerin yer aldığı atasözlerini normal algılamaya başlamıştır. “Kazak Erkek”, “Osmanlı Tokadı”, ”Kızını dövmeyen dizini döver.”, “Kadının sırtından sopayı, karnından sıpayı eksik etmeyeceksin.” gibi insanlık dışı ifadeler insanların dillerine ve hayatlarına çok normalmiş gibi yerleşmiştir. Lütfen siz söyleyin bana, bu insanlık dışı ifadelerin Mevlana’ların, Yunus’ların gezindiği bu topraklarla bir ilgisi olabilir mi hiç? Bu içine zehir girmiş atasöz ya da deyimlerin özellikle de İslam dininin kadına bakışı ve çocuk yetiştirme metoduna uygunluğu söz konusu olabilir mi? Yeryüzünde kadına en çok değer veren bir dinin ve yeryüzünde hiç kimsenin vermediği hakları çocuklara veren İslam’ın bu davranışlarla, bu sözlerle bir alakası olabilir mi?  Asla olamaz… Peygamberimizin Hadis-i Şerif’lerinden olan;  “Çocuklarınıza gereken ikramı yapın ve terbiyelerini güzel yapın” [Kütüb-i Sitte  Hadis No: 7091], “Çocuğun ana-babası üzerindeki hakkı  ona iyi bir eğitim ve iyi bir isim vermesidir” [İslâmî Kültürde Âile Plânlaması; s: 41 (Beyhâkî’den)], “Hiç bir ana-baba evlâdına iyi bir eğitimden  iyi bir ahlâktan daha değerli mîrâs bırakamaz” [İslâmî Kültürde Âile Plânlaması; s: 43 (Tabarânî’den)], “Allah’tan korkun ve çocuklarınız arasında adâleti gözetin” [Buhârî  s: 356], “Çocuklarınız size ihsan, siz de onlar arasında hediyede ve bağışlamada adâlete (eşitliğe) riâyet ediniz” [250 Hadis; 46/51 (Taberânî’den)], “Kimin kız çocuğu olup da  ona hakâret etmez ve erkek çocuğunu ona tercih etmezse Allahu Teâlâ o kimseyi Cennet’e kor” [Seçme Hadisler; 165/49 (Ebu Davud’dan)], “Çocuklarınızı  ehl-i beyti ve Kur’an okumayı sevmek gibi üç özellikte terbiye ediniz” [Kenzü’l-İrfân; 192/441 (Camiu’s-Sağîr’den)]
“Ana-babanın çocuklara olan vazifeleri  ok atmayı öğretmeleri ve sağlıklı ve helâl yiyecekler temin etmeleridir” [İslam Kültüründe Âile Plânlaması; s: 43 (Beyhâkî’den)],
“Hanımına yedirdiğin yemek senin için bir sadakadır Çocuğuna yedirdiğin yemek senin için bir sadakadır Hizmetçine yedirdiğin yemek senin için bir sadakadır Kendi nefsine yemek yedirmen de senin için bir sadakadır” (Ahmed İbni Hanbel ve Tirmizî’den)] bu sözlerin hangisi yukarıdaki saçma sapan adetlere dönüşmüş şeylerle bir ilgisi olabilir? Özellikle de bu saçmalıkların dinimiz emrediyor diye ortalığa atılması ve uygulanması cehaletin göstergesi değil de nedir? İslam’a atılan en iğrenç bir iftiradır bu.  Bizler, toplumca çocuk ve çocuk yetiştirme adına yüzyıllardır hangi süreçlerden geçtiğimizi, çocuklara nasıl davranıldığını, nelerin yapıldığını ya da yapılmadığını hem İslam dini adına hem de kendi kültürümüz adına araştırır ve öğrenirsek çocuk yetiştirme adına daha sağlam adımlar atmış oluruz. Unutmayın ki kendi kültürümüz dışında yetiştirmeye çalıştığımız çocuklarımız, içinde yaşadığı topluma entegre olamayarak çeşitli psikolojik rahatsızlıklar yaşamaktadırlar. O nedenledir ki özellikle çokça zikrettiğim gibi çocuklarımızı kendi inanış, örf ve adetlerimize göre yetiştirmeliyiz… Bunu yapabilmemiz için de yine önce kendimiz kendi örf, adet, gelenek, görenek ve dinimizin kurallarını araştırıp, bilmemiz gerekir… Biraz tarihe, Osmanlı’daki çocuk yetiştirme metotlarına yolculuk yaparsak ne demek istediğim daha iyi anlaşılır sanırım.

Bizler son yüzyılda çocuk ruhundan uzaklaşırken, kendi deyim ve atasözlerimize, kendi dinimizin emir ve yasaklarına bu denli yabancı kalırken Batı dünyası ise çocuk terbiyesinde muazzam bir şekilde ilerlemiştir. Batı dünyası çocuk ruhunu öyle ciddiye almıştır ki bu sahada bir bilim dalı olan “pedagoji”yi oluşturmuştur. İşte Batı dünyası son yıllarda pedagoji biliminde hızla ilerlerken ülkemizde maalesef bu alandan oldukça uzaklaşılmış ve yerini saçma sapan çocuk yetiştirme hurafeleri almıştır… Hatta 1982’de yürürlüğe giren 2547 sayılı kanun ile üniversitelerdeki pedagoji bölümleri kapatılmış ve eğitim bilimleri fakültesine çevrilmiştir. Dünya, çocuk biliminde dev adımlar atarken, bir zamanlar mükemmel insanların yetiştiği bu topraklardaki üniversitelerde “pedagoji” bölümlerinin kapatılması ülkemiz adına üzücü bir durumdur. Kendi coğrafyasında pedagog yetiştiremeyen ülkemizde, çocuk yetiştirme hususunda batı kaynaklı çocuk yetiştirme metotları anne ve babalara sunulmuştur… Tarihçilerin dünya üzerindeki ilk ve tek çocuk merkezli devlet olarak Osmanlı Devleti’ni tarif ederlerken şimdi kendi kültürümüze, kendi dinimize ait kaynakları dahi bulamayacak hale gelişimiz. Ülkemizdeki çocuk yetiştirilmesindeki en büyük kayıplarımızdan biri olmuştur. Osmanlı’nın çocuk konusundaki hedefi “her eve bir pedagog” sistemi şeklindeydi. Bugün çocuk eğitimi konusunda uzmanlaşmış kişiye “Pedagog” deniliyorsa Osmanlı’da da bu işi yapan profesyonel kişilere “Mürebbi” (bayanlara da “Mürebbiye”) denilirdi. Mürebbi ve Mürebbiyeler çocuk yetiştirilmesinde anne ve babalara büyük destek olurlar ve en ufak bir sıkıntıda onlara yardımcı olurlardı. Bu sebepledir ki her dönemde bu topraklarda büyük çınarlar yetişmiştir. Böyle bir tablodan şimdi kendi anne ve babalarımızın başka kültürlerin kaynaklarından faydalanarak çocuklarını yetiştirmeye çalışmaları gerçekten içinde bulunduğumuz “iyi çocuk yetiştirme” probleminin ne kadar acı bir noktasında bulunduğumuzu bize yeterince göstermektedir. Bir zamanlar Ortaçağ Avrupası’nda çocuğun günahkâr olarak dünyaya geldiğine inanılırken ve çocuk insan yerine konulmazken, hatta çocuğa şeytanımsı bir insan olarak bakılırken, kadın insan mı değil mi diye tartışılırken aynı dönemde Anadolu’da çocuğun kişilik ve karakterine zarar gelmemesi için azami derecede dikkat edilmesi ve şu an bunun tam tersinin yaşanıyor olması bize çocuk konusunda gelinen durumun vahametini oldukça net bir şekilde göstermektedir. Ortaçağ Avrupa’sından Anadolu Pedagoji’sini yerinde görmek isteyip ülkemize gelen Batılı gözlemci A. Ubicini’nin yazdığı şu satırlar, bir zamanlar bu topraklarda çocuğa ve çocukluğa verilen değeri gösterir sanıyorum: “…Çocuklarını bundan daha fazla sevgi, itina ve şefkat içinde yaşatan bir memleket bilmiyorum. İşin garibi, bütün bu şefkatle ihtimamın annelerden çok, babalarda derinleşmiş olmasıdır. Cuma günleri (Cuma, Osmanlı’da tatil günüdür) veya bir bayram günü, Osmanlı Türkü’nün, çocuğunun elinden tutup sokakta gezdirmesi, adımlarını çocuğunun adımlarına göre ayarlaması, çocuğunun yorulduğunu görünce onu omzuna alması veya bir aralık dinlendiği kahve peykesinde yanına oturtup, en derin şefkatle konuşarak çocuğun bütün hareketlerini dikkatle takip etmesi görülecek şeydir.”

Aslında bu satırlar bugünkü pedagojinin aradığı baba modelidir. Bu mükemmel model, Anadolu topraklarında mükemmel insanların yetiştirilmesinde uygulanan modelin bizzat kendisidir. Şimdi ise Batı bir zamanlardaki bu Anadolu Pedagoji’sini yani çocuğun ritmini bozmadan eğitim alması metodunu “Montessori Eğitim Sistemi”nin en önemli unsurları halinde geri bize sunmuştur. Biz bu eğitim sistemini rafa koyarken Batı bu sistemi Montessori Eğitim sisteminde uygulamaya başlamış ve bilim adamlarınca bu eğitim sisteminin çocuğun ruhuna ne kadar yatkın olduğu ve başarıyı ne kadar arttırdığı araştırılıp ortaya çıkarmasıyla bu eğitim sistemini başarılı olarak literatüre geçirmiştir. Bir zamanlar bize ait olan pedagojik usulü şimdi yabancı kaynaklarda görüp hayran kalmamız gerçekten çok tuhaf ve acı bir durum… İşin en trajik tarafı da farklı kültürel kaynaklı pedagojik tavsiyelerin anne ve babalara çare olarak sunulmasıdır. Ülkemizde kendi bölgelerimiz arasında bile kültürel farklılıklar söz konusuyken ve bu farklılıklar bölgelere göre çocuk yetiştirme yöntemini de etkilerken bambaşka ülkelerdeki pedagojik usulleri kendi çocuklarımıza uygulamaya çalışmak yeni problemlerin de başlamasına sebep olmaktadır. O yüzden kendimize, kendi kültürümüze, kendi inanışımıza ait çocuk yetiştirme sanatını, bilimini en kısa zamanda öğrenmeli ve o metodu kullanmalıyız… Tabi ki de her çocuğa bir tek metot öğrenip de onu deneyip sonra da olmuyor deyip işi bırakmaktan bahsetmiyorum… Çocuklarınıza göre uygulayacağınız “çocuk dil”ini kendi çocuğunuza göre uyarlamak size düşüyor.

İyi anne ve baba olmak, anneliğin ve babalığın çocuk üzerindeki etkisini iyi bilmektir. “Ben bu seksen sene ömrümde, seksen bin zatlardan ders aldığım halde, kasem ediyorum ki, en esaslı ve sarsılmaz ve her vakit bana dersini tazeler gibi, merhum validemden aldığım telkinât ve mânevî derslerdir… [Mektubat, s. 250] Bediüzzaman Said Nursî’nin yukarıdaki annesine dair sözleri de bir annenin evladına olan tesirinin ne derece büyük olduğunu çok iyi göstermektedir. Bir anne ve babanın evladına dair en büyük görevi evladına kuvvetli bir iman dersi vermesidir. Bu dersi almak çocuğun en büyük hakkıdır. Anne ve babalar; üzerinizde evladınızı en iyi şekilde yetiştirmek gibi büyük bir sorumluluk var ve bu sorumluluğu ancak o sorumluluğu kabul edip o sorumluluğa göre hareket etmenizle yerine getirebilirsiniz…

Fadile Duygu BİLGİN

 


Günün Fırsatı http://www.travian.com.tr/

URL: http://www.gazeteselcuk.com/?p=4873

Yazan - Mar 17 2014. Kategori Gündem. Bu yazıya yapılan yorumları takip edebilirsiniz RSS 2.0. Bu yazıya yorum yapabilir ve geri izlemede bulunabilirsiniz

Yorum yaz


altı − 5 =

Foto Galeri